4. ULUSLARARASI MARDİN BİENALİ

Sözden Öte

“Sözden Öte” bir üst başlık… “Sonsuz Bakış”, “Beden Dili”, “Sınırlar ve Eşikler” alt-başlıklarını taşıyor ve bunlar, 4. Uluslararası Mardin Bienali’ni düzenleyen küratörler olarak, yaklaşımlarımızı işaret etmekte. Bu temalar, birbirlerini etkileyen, içeren ve genişleten mekanizmalar şeklinde oluşturuldu ve sanatın dili bizleri “sözün” ötesinde çok çeşitli yollarla üretilen anlamlarda buluşturabilir inancını taşıyan her bir alt-başlığıyla 4. Uluslararası Mardin Bienali, sizi dünyaya ve sanata bakışta sözün ötesindeki anlam üretme biçimlerinde buluşmaya çağırıyor.

Tarihsel anlatılar ve kültürel/sanatsal sistemlerin temelinde yer alan görme eylemi ve bakış olgusu, insanın görüşünün sınırlı olsa da, sınırlara sahip olmaması çelişkisinden yola çıkıyor. Eksik olan, bakışla nasıl bütünlenebilir ve farklı bakışlar bize ne gibi yeni perspektifler kazandırabilir soruları çıkış noktalarımızı oluşturmakta. Öte yandan bedenle ve bedensel ifadeyle iletişime geçmek yaratıcılığın iyileştirici ve birleştirici gücünün akabileceği yeni kanallar açabilir inancını taşıyor. Siyasi, kültürel, bilimsel ve toplumsal dinamiklerin ötesinde, bedenin herkes için “bir” olan gerçekliğini odağa almak amacıyla, “söz”, gözden bedene geçiyor. Mekan, tüm bu düşünce olanaklarının yeri ve nitekim, uzunca bir süredir her türlü bireysel ve toplumsal pratikleri şekillendiren fiziksel ve zihinsel mekanların, sınırların ve eşiklerin ardında olanla yüzleşiliyor ve bu yüzleşme hala devam ediyor.

“Sözden Öte”, bakışların, bedenlerin ve mekanların diliyle yaratılan çeşitli ifade biçimlerine yer veriyor ve sanatçılar bunları görünür kılıyorlar ve bunlara dair farkındalık yaratıyorlar; izleyiciler, ifadelerin sanata dönüştüğü, sözün ötesindeki yer’de buluşmaya davetliler.

Fırat Arapoğlu

Sonsuz Bakış

“Düşüncelerimi uyaran ve onlara can veren yürümeye dair bir şey var. Bir mekanda kaldığımda, zorlukla düşünebilmekteyim…” (Jean-Jacques Rousseau, Confessions)

Felsefe, edebiyat, mimarlık, siyaset ve coğrafya, sanılanın aksine, yüzyıllardır iç içe geçmiş durumda. Bu Perry Anderson’ın anımsattığı gibi, her yeni entelektüel alanın, üretkenliğini sağlayabilmek için bir karşıt kutba gereksinim duyması gerekliliği teziyle birlikte düşünülebilir. İnsanlık, bilgi edinmek için coğrafi olarak yer değiştirmek zorundaydı; tıpkı Sokrates’in, asla sevmemesine rağmen, Phaedrus’la diyaloga girmek için Atina şehir surlarının dışına çıkması gerektiği gibi.

Öte yandan insanlık binlerce yıl öncesinde kartografi ve sanat ilişkisini kullanmaya başlamıştı. Manzara resmi 15.yy.da Flaman Bölgesi ve Kuzey İtalya’da ortaya çıkarken; aslında sanat, kartografi, mimari, harita yapımı bir yandan bilgi ve icadı gösterirken, öte yandan emperyalizm ve kapitalizmi işaretlemekteydi. Manzara ve haritalar, bilgi ve gücü göstermek adına yeni kapitalist sınıfın sembolü olarak da görülmelidir.

David Le Breton’ın “modernlik gürültünün egemenliğidir” sözleri, aynı zamanda, araçsallığın da egemenliği olduğunu ima ettiği eleştirisini içererek, önemli bir noktaya temas etmektedir. Acaba sanat, coğrafyayla birlikte dünyamızdaki aktüel dönüşümleri nasıl gösteriyor? Ulusal sınırların daha az önemli hale geldiği - ya da tam tersi günbegün önem kazandığı - bir bağlamda, sürekli bir değişim halinde olan 21. yüzyıl coğrafyasıyla nasıl bir ilişki kurabiliriz? İnsanlar ve mekanlar arası ilişkinin kolaylıkla tanımlanamadığı ve birbirlerine öyle ya da böyle bağımlı halde oldukları bir dünyaya nasıl reaksiyon verilebilir? Bu sorular, önemli çıkış noktalarıydı.

Kierkegaard’ın, yeğenine yazdığı bir mektuptaki “Kendimi en iyi düşüncelerime yürüyerek götürdüm ve şimdi insanın yürüyerek kurtulamayacağı hiçbir can sıkıcı düşünce bilmiyorum” sözleri, Sonsuz Bakış’ın hareket rotalarından birisi oldu. Mekânsal bilginin estetik ve pratikleri bağlamında, sanat ve coğrafya arasındaki ilişkileri vurgulama arzumuzu tetikledi. Amaçlanan “coğrafi” olanın ne olduğunu keşfetmek ve kültürel aktiviteler arasındaki sınırları sorgulamaktı.

Kierkegaard’ın amaçsız bir biçimde oradan oraya sürüklenmesi, sonraları Paris sokaklarının flâneur’ünün ön-belirimiydi ve Nietzsche de, “Putların Alacakaranlığı’nda”, “Kıçının üstünde oturmak, kutsal ruha karşı işlenmiş bir günahtır. Yalnızca dolaşan düşüncelerin değeri vardır” diyerek, bize yön gösteriyordu. Bu eksende, kadim kentte cadde seviyesinde yürüyenlerden olmaya çalıştık. Sonsuz Bakış coğrafya ve sanatın kavşak noktalarını göstermeyi deniyor. Çağdaş sanatta mekan, uzam ve çevre nasıl görünmektedir sorusu ve coğrafyanın bu “mekânsal dönüşüme” verdiği reaksiyonlar ve bu karmaşıklığın nasıl çözüleceğine dair eleştirel bakış, önemli temel sorunsallarımız.

Sonsuz Bakış sıradan insanlara adanıyor, ortak ve anonim kahramana, doğada, coğrafyada, şehirlerde olana: Yürüyene.

Nazlı Gürlek

Beden Dili

4. Uluslararası Mardin Bienali’nin üç tematik alt başlığından biri olan “Beden Dili”, yaratıcılığın iyileştirici, birleştirici ve güçlendirici gücünün akabileceği yeni kanallar açmak amacıyla çeşitli bedensel ifade biçimleriyle iletişime geçmeyi öneriyor. Öznel gerçekliği dışarıya yansıtan en içten, gerçek ve dolaysız ifade biçiminin bedenin dili olduğu gerçeğinden hareketle bedenin fiziksel, ruhsal, sembolik ve içgüdüsel varlıklarına odaklanıyor. Bu amaçla, her biri performatif bir yaklaşım taşıyan performans, video, tuval, heykel, yerleştirme ve beden farkındalığına yönelik dans, hareket ve doğaçlama atölyelerini bir araya getiriyor.

Herşey elimizden alındığında yada hızlıca kaçmamız gerektiğinde, yanımızda götürebileceğimiz tek şey bedenimiz. Beden bir bagaj, bir arşiv. Yaşanılan her türlü deneyim ve belleğin izini; kuşaklar boyu aktarılan gelenekleri, sembolleri, değerleri ve pratikleri taşıyor. Bedenler üzerinden siyaset yapılıyor; sınırlar, haklar ve hakimiyetler çiziliyor. Savaş alanlarında yakılan bedenlerden, alınıp satılan bedenlere, yasaklanan, sömürülen, hor görülen bedenlerden, göçerken denizlerde yiten bedenlere, dünya bedenler etrafında dönüyor. Bilim bedenleri klonluyor; özgürlük savaşları bedenlerde başlayıp bedenlerde son buluyor. Fakat, tüm bu siyasi, kültürel, bilimsel ve toplumsal dinamiklerin ötesinde, bedenin herkes için “bir” olan gerçekliği uzanıyor: Beden ruhun bu yaşamdaki kabı. Doğanın bilgeliğine, muzzam enerjiye, iyileştirme kapasitesine, yaratım gücüne, engin dirence ve duyularının her biriyle sonsuz algı ve iletişim becerisine sahip.

“Beden Dili”nde yer verilen tüm pratikler gücünü buradan alıyor. Bir sanatçı farklı bedenlerin birleşiminden oluşan bir dizi heykelimsi objeyi sokağa salıverirken aklından neler geçirir? Bir grup genci Hasankeyf’te bir su ritüeli gerçekleştirmeye ne teşvik eder? Neden bir sanatçı “gönlün dilini” yöneten sembolik, arkaik, bilinçaltı dilin peşine düşer? Kadınların Toprak Ana ile bağı neden önemlidir? Bu yapıtları ve daha fazlasını içeren “Beden Dili” bölümünün bütünü deneyimlendiğinde ortaya çıkan sonuç şu olacaktır: Din, ırk, milliyet, ideoloji gibi ayırıcı ve sınırlayıcı insan ürünü kimliklerden bağımsız olarak her bireyin doğuştan sahip olduğu o ortak, saf ve katıksız varoluşun ifadesi olan bedenin dilinde buluşmak başka dünyalar yaratma yönünde bir araca dönüşebilir. “Beden Dili” Mardin’in kültürü ve gündelik yaşantısından aldığı ilhamla bedenin diline kulak vermeyi öneriyor.

Son olarak bir söz de disiplinlerarası yönteme ve performans odağına dair. “Beden Dili” sanatın ne olduğu veya hangi mecralar içinde üretileceği sorularından ziyade, insanlarla ve geniş sosyal çevreyle nasıl ilişkilenebileceği sorusunu sormanın bugün en insani, radikal ve dönüştürücü yaklaşım olduğu inancıyla hareket ediyor. Tek yönlü bakış açılarının hakimiyetini yitirdiği, çeşitliliğin norm halini aldığı ve çelişkili yerel-küresel dinamiklerin odağında yeni bir dünya düzenimiz var. Bu düzende sanatın işlevi, amacı, etkisi, öznesi, nesnesi, belgesi, belleği ve arşivi üzerine düşünmek bize yeni ilişki olanakları açmaz mı? Sonuçta toplumsal çerçevede aciliyet taşıyan sorunların çeşitliliği, bu çeşitliliğe uygun yeni yaratıcılık kanalları geliştirme endişesini beraberinde getiriyor. Farklı disiplinlerin yöntem ve araçları doğal olarak yepyeni yaratıcılık kanalları açıyor. Bu farklı disiplinel yaklaşımlarla Mardin ve bienal bağlamında nasıl farkındalık alanları yaratabiliriz, sorusu buradaki küratöryel yaklaşım merkezinde yer alıyor.

Diğer yandan, tüm bu sorular bütünü performans diye tanımladığımız sanatsal pratiğin alanına giriyor. Sosyal gerçekliklerle bağlantıya geçen, mekanlara göre şekillenen ve öznellik politikalarını mesele edinen çok çeşitli mecra ve disiplindeki sanatsal yaklaşım bugün performans olarak tanımlanıyor. İşte bu sebeplerle “Beden Dili” disiplinlerarası (canlı ve video performanslar, performanslardan arta kalan dokümantasyonlar, tuval, heykel ve mekansal yerleştirmeler katılımcı dans, hareket ve beden farkındalığı atölyeleri) ve performans odaklı üretimleri deneyime açıyor.

“Beden Dili” ile insanlarla ve geniş sosyal çevreyle nasıl ilişkilenebileceğimiz sorusunu, bedenlerin dilinden deneyime açmayı amaçlıyoruz. Sözün ötesinde, bedenlerin bilgeliğinde buluşmak dileğiyle.

Derya Yücel

"Sınırlar ve Eşikler"

4. Uluslararası Mardin Bienali’nin üç tematik alt başlığından biri olan “Sınırlar ve Eşikler”, sanatçıların üretimlerine coğrafi, fiziksel, zihinsel, algısal, sezgisel ve metaforik bağlamda sınırların, sınırsızlıkların, eşiklerin ve hafızanın uzamı olarak “mekan” kavramı çerçevesinde bir okuma öneriyor.

Somut ya da soyut nitelikte olsun “mekan” kavramı, bireysel ve toplumsal pratiklerin şekillendirici bir unsuru olarak coğrafi, fiziksel, zihinsel, psikolojik ve varoluşsal anlamda yaşamı “sınırlar” üzerinden tanımlar. Mekanın geleneksel sınırları, kültürün ve kimliğin de sınırları, bir mekana ait olma durumu, varoluşsal içeride olma durumu olarak tahayyül edilir. Çünkü sınır kavramı aynı anda “içerisi ve dışarısı” ayrımına bağlanır. Sınır koymak, bir çok olası anlamı içeren bir edimdir, kimi açıdan doğal, kimi açıdan gerekli kimi açıdan güç ve irade göstergesi olarak düşünülebilir. Diğer yandan George Simmel’in şu erken önerisi de dikkate alınmalıdır; “insan yalnızca sınırlar koyan bir varlık değil, aynı zamanda sınırları olmayan bir varlıktır”.

Küreselleşme, göç, yerinden olma/edilme, bilginin, sermayenin, insanların ve nesnelerin hareketliliğine eklenen; iktidar, kamu otoritesi, tüketim kültürü ve rant ekonomisi aracılığıyla yer/mekana ait hafızanın sürekliliği, onu hızla istila eden yeni kurguların baskısıyla uzun zamandır aşınıyor. Bilgi, tarih, bellek ve kimlik, kimi noktada mekandan bağımsız olarak akışkan ve sürekli değişim içindeki bir olguya dönüşüyor. Uygarlık anlatısının mekan ile ilişkisinden ulus-devlet sistemlerine, küresel enternasyonalizm tahayyülünden, göç-sürgün ve yer değiştirmeye, coğrafya- aidiyet-kimlik kavramları değişiyor. Bugün her türlü “mekan”, onları özel kılan niteliklerini yitirip, var olduğu kabul edilen tüm sınırları destekleyemez muğlaklığa dönüşüyor. Dolayısıyla, bu muğlak ara alanlarda ısrarla beliren sınırları aynı anda hem ayıran hem birleştiren “eşik” kavramını, zihnimizden bedenimize, ilişkilerimizden gündelik yaşam dinamiklerimize, geniş coğrafyalardan kentlere potansiyel bir karşılaşma alanı olarak görebilir miyiz? Sınırlar bir tür korunması gereken “mücadele” alanıysa; eşikler, sınırın diğer tarafında olanla karşılaşmada birer “ötekilik” adacığı, bir tür “müzakere” alanı yaratabilir mi?

Eşik, aynı anda hem bir ayrılma hem de bir temas noktasıdır. İki farklı dünyanın (bu dünyalar zihinsel ve fiziksel mekan kavramı üzerinden düşünülebilir) karşılaştığı, burada ve oradanın, ben ve ötekinin, içerisi ve dışarısının ve boydan boya kesilen tüm pratiklerin sınırlarında bir geçiş noktasıdır. Eşik, “mantıksal bir tersyüz etmenin yanı sıra zıtlıkların buluşma alanı ve iki ayrı mekan arasında gerekli bir buluşma ve geçiş noktası olarak, dünyanın ters çevrildiği yerdir”. Bir tür arabulucu bölge, geçiş eylemliliğinin potansiyelleri, karşılaşmanın metaforu olarak eşik, bize çok şey vaadeder. Çünkü “karşılaşma, gerekli mesafenin (sınır) aynı anda hem muhafaza edilip hem de katedilmesiyle gerçekleşir… Eşikler, müzakereye dayalı bir özgürleşme projesinin mekansal karşılığı haline gelebilir”. Bu ister coğrafi sınırlarımız, ister kişisel ve bedensel sınırlarımız ister düş gücü ve yaratıcılık sınırlarımız ya da anlamlandırma ve ötekilik deneyimlerimize dair sınırlarımız olsun, “eşik” deneyimi özgürleştirici bir jesti mümkün kılabilir.

"Sınırlar ve Eşikler" alt başlığı mimari, felsefi, psikolojik, politik ve estetik çerçevede mekan olgusuna odaklanıyor. Bu çerçevenin taşıdığı özgül bilgi ve eylem alanı, sanatçılar için hala güçlü bir aktarım alanı olarak beliriyor. Sanatçılar, çok uzun zamandır fiziksel ve zihinsel mekanların, sınırların ve eşiklerin ardında olanla yüzleşiyor ve yüzleşmeye devam ediyor. "Sınırlar ve Eşikler" başlığı da bu yüzleşmenin sanatsal forma dönüşme sürecindeki yolculuğa izleyiciyi de dahil ederek, kendi sınırlarını ve eşiklerini araştırıyor.